Sultan Vahidettin İstanbul’dan Kaçtı | Kaynama Noktası

Sultan Vahidettin İstanbul’dan Kaçtı

Paz, Eyl 28, 2008

Siyaset

Sultan Vahidettin İstanbul’dan Kaçtı

Yazan: K. FERİDUN
17 Kasım 1922 Perşembe günü verdiği kat’i firar kararını tatbike başlayan , bu işte de İngilizlere sığınarak, bütün hazırlıklarını tamamlamıştı.
Fakat tam kaçarken yakalnmak ihtimalini de hesaba kattığı için kimseyi, hatta karılarını bile haberdar etmek istememiş ve böylece adeta bir hırsız, cani gibi sıvışıp gitmeyi tasarlamıştı.
18 Kasım Cuma sabaha karşı saat 04:00′da, Yıldız Sarayı’ndaki odasında kayınbiraderi Zeki Bey ve başmabeyincisi Yaver Paşa ile beraberinde götüreceği yükte hafif, pahada ağır eşyayı çantalarına yerleştirirken bir İngiliz piyade taburu da, sarayın etrafındaki ağaçların altında, gizlice tertibat almış bulunuyordu.
İstanbul, kurtuluş gününün pek yaklaşmış oluşundan duyduğu tarif edilmez sevinç içinde, derin uykusunda iken, saat tam 07:00′da, Vahidettin elinde sigarası, arkasında yakası kürklü paltosu, elleri eldivenli bir vaziyette harem dairesindeki odasından ağır ağır çıkarak, merdiven başında durdu.
Burada, kendisi gibi geceyi merak ve heyecan içinde uykusuz geçirmiş olan 4. karısı Fatma Nimet ve birkaç saraylı ile burun buruna geldi.
Bunlar, hiçbir şeyden haberleri olmadığı, yalnız vaziyetin vahamet kesbettiğini bildikleri için, Padişahın bu saatte, mutadı hilafına giyinmiş, sokağa çıkar bir halde oluşuna hayret ve endişe ile bakakalmışlardı.
Vahidettin öksürüğe benzeyen hırıltılı bir sesle:
-Bir müddet için gidiyorum. Hayatınız ve istirahatiniz İngiliz Kumandanlığınca tahtı temine alınmıştır. Merak edecek birşey yok. Allahaısmarladık! diyerek bir gölge gibi ilerledi, adımlarını açtı.
Bu esnada pek sevdiği küçük oğlu Ertığrul da, sırtına kukuletli bir pelerin, ayaklarına lastik potin giydirilmiş, yanına getirilmişti.
Birlikte gelmelerini evvelce kararlaştırmış olduğu kayınbiraderi Zeki Beyle başmabeyincisi Yaver paşadan başka tütüncübaşı Kayserili Şükrü, esvapçıbaşı İbrahim, berberbaşı Küçük İbrahim ve muhasip hayrettin Ağa da bu esnada peşine takılmış bulunuyorlardı.
Maiyetine aldığı doktoru Reşat Paşa, daha evvel, İngiliz zırhlısına gönderilmişti.
Böylece, bir kafile halinde dışarı çıkmak üzere koşarak gelen Mazhar Ağa, birdenbire Padişahın ayaklarına kapanarak:
-Nereye gidiyorsunuz? Beni de bırakmayın! Götürün Allah aşkına! diye yalvarmaya başlayınca, Vahidettin onu da:
-Gel, çabuk ol! diye peşine taktı.
Açılan kapıdan dışarı çıkar çıkmaz, epeydir orada bekleyen, İngiliz kumanadanı General ’la karşılaştılar.
Harrington, Vahidettin’i elini sıkarak biraz ötedeki ilk otomobile doğru götürdü.
Hiç sesi çıkmıyor, uykuda yürüyen insanlar gibi, adeta sürükleniyordu.
Yanına oğlu Ertuğrul’u, karşınına da Yaver Paşa’yı oturttuktan sonra, biraz kendine gelir gibi olarak, acele hareket edilmesini istedi. Belliydi ki, ani bir baskınla yakalanmaktan hala korkuyordu.
Arkadaki otomobillere de kayınbiraderi Zeki Beyle bendeganı bindiler. Son otomobile, General Harrington kurulmuştu.
Arabalar hızla Tophane yolunu tuttular.
Rıhtıma varır varmaz kendilerini bekleyen İngiliz motörüne bindiler.
Motör de, şahri uyandırmaktan çekiniyormuş gibi, sessizce rıhtımdan ayrıldı ve Kızkulesi açıklarında demirli bulunan İngiliz bandıralı zırhlısına yanaştı.
Vahidettin, bir korkulu rüyadan uyanır gibi gözlerini açarak; Geldik mi? derken, kazasız belasız İstanbul toprağından uzaklaşabilmiş oluşuna adeta seviniyor gibiydi.
Küpeştede selam duran İngiliz bahriye silahendaz müfrezesinin önünden geçerken, zırhlının sancak direğine de Osmanlı Padişahının son tuğralı bayrağı çekiliyordu.
Vahidettin, kendisine tahsis edilen bir salon, bir yatak odası ve bir banyodan mürekkep hususi kamaraya girer girmez oracıktaki koltuğa çöküp geniş bir nefes aldı. Zaten istim üstünde bekleyen Malaya zırhlısı demirini alarak yoıla revan olurken, İngiliz Filosu kumandanı kamaraya gelerek Vahidettin’e, Haşmetlü İngiliz Kralı Hazretleri’ne tebliğ olunacak bir arzusu olup olmadığını sordu.
Vahidettin’in o anda, can kaygusundan başka hiçbir düşüncesi, endişesi yoktu. Hatta nereye, ne tarafa götürüldüğünü bile bilmiyor, sormak bile hatırına gelmiyordu.
Filo kumandanı:
-Malta’ya mütevecihen gidiyoruz. Zat-ı Şahaneleri bir müddet sonra Haşmetlü İngiltere Kralı Hazretleri’nin misafirleri olarak kalacaksınız… deyince bir anda irkildi.
Malta… İsmi bile korkunç ada. Bir zamanlar, düşmanı saydığı ittihatçıların sevkedildikleri menfa. Demekki o da, oraya gidiyordu.
Fakat, kime ne diyebilirdi?
Hıyanet ettiği memleketinden, bir cani gibi kaçarken, kimden ne isteyebilirdi=
Başını öne eğerek, düşünceye daldı ve zrıhlı çanakkale’den çıkıncaya kadar kamarasında, hatta pencereden bakmaktan bile çekinerek kapalı kaldı.
Bütün gece gözlerine uyku girmemiş, hatta yemek bile yiyememişti. Beraberinde aşçı götürmeyi akıl etmediği için, İngiliz mutfağınfa pişen yemekleri de içlerinde domuz eti veya yağı vardır korkusu ile ağzına götüremiyordu.
Sadece tütüncübaşı Kayserili Şükrü’nün uzattığı altın tabakadan aldığı sigaraları dalgın dalgın içiyor ve ikide bir de içini çekerek:
-Mukadderat, mukadderat böyle imiş Şükrü… diyordu.
İstanbul’dan ayrılışlarının 4. günü Malta’ya vardılar.
Bu esnada, bütün memleket gibi, dünya da 36. Osmanlı Padişahının, ecdadının ruhunu da rencide ederek, memleketinden zelil ve sefil kaçışını, İngilizlerin neşrettikleri şu resmi tebliğden öğrendi:
Zat-ı Hazret-i Padişahı, vaziyeti hazıra münasebetiyle hürriyet ve hayatının tehlikede olduğundan korkarak, bütün Müslümanların Halifesi sıfatiyle İngiltere’nin himayesini ve İstanbul’dan derhal dışarı naklini talep etti. Zat-ı Hazret-i Padişahın bu talebi, bu sabah is’af edildi.

, , , , , ,

Yazar:

- 68 yazı Kaynama Noktası.

Hayatta en zevk aldığım şey ağaç gölgesinde yatmaktır.

3 Yorumlar

  1. ali der ki:

    yazık acıyorum bu yazıyı yazan kişiye… tarihle alakası olmayan bir kişi nasıl tarih makalesi yazar çok ilginç.sultan vahidettin kendi servetinin birçoğunu giderkern hazineye bırakmıştır.gitmesede ölsemiydi.. biraz doğru kaynaklardan okuyup ondan sonra yazın…. araştırın belgelerle kanıtlayın ki bizde inanalım…..

  2. ibrahimdonmez der ki:

    Osmanlı Padişahlarına bu iftiraları ancak bizim yerli işbirlikçiler yapabilir. Yanında kendi paralarını bile götürmeyen asil padişahımızın naaşı İtalyada 15 gün kaqldıktan sonra toplanan sadakalarla Şam’a defnedilmiştir. Kendi ecdadına ancak bu kadar hainlik yapılabilir…

  3. adem der ki:

    Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

    Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

    Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…”
    .. edebali..

Yorumunuz nedir?

Additional comments powered by BackType